Us Düşün ve Ötesi

  AHLAK SORUNU 

Şuurlu İlişkinin Sufice Biçimi



Kebir HELMINSKI

ADAB --> THE SUFI ART OF CONSCIOUS RELATIONSHIP

EDEB --> ŞUURLU İLİŞKİNİN SUFİCE BİÇİMİ

Some years ago, a group of American spiritual teachers, all of whom were representatives of traditional Sufi lineages, were gathered in a home in San Francisco. Someone proposed a question: Of all that this tradition has taught us, what stands out as most important and valuable? Now, Sufism is a path that comprises not only personal practice, but a whole way of life, and a vast culture as well. We were, moreover, all trained in different orders, and from cultures as different as Turkey, North Africa, Iran, and South Asia. I think we were all startled by how quickly we arrived at a consensus that “adab,” a difficult to define concept, stood out as the most uniquely valuable teaching we had received.

Neither our American culture nor the times we lived in had put much emphasis on “manners.” We had been a rough and tumble generation that had passed through a period of rebellion toward what we saw as the hypocrisies of our society. Informality was viewed as real and authentic behavior; manners, or etiquette, would have been, at best, a quaint and irrelevant concept. What, then, would account for the magnetic power of adab?

From what I remember of our conversation that day, we seemed to think that adab had enabled a certain quality of relationship among ourselves, across the boundaries of our orders, and in the teaching situation within our own communities. It had softened our egos and introduced a quality of refinement in our relationships. On the path of Sufism my own idea of spiritual attainment had been transformed from a notion of some austere and impersonal enlightenment, to an embodied humility.Thisis not to say that any of us felt we had attained this ideal, but we held an image of it in our hearts, an image that had been formed by contact with certain of our teachers who were, for the most part, quite good examples of humility, sincerity, sensitivity, respect, courtesy—in short, adab.

Yıllar önce her biri geleneksel Sufi neslinin temsilcileri olan bir grup Amerikalı manevi öğretmen San Francisco’da bir evde bir araya gelmiştik. İçimizden birisi, “Bütün bu geleneğin bize öğrettikleri içinde en önemli ve değerli olarak öne çıkan şey nedir?” diye sordu. Şimdi, Sufizm sadece kişisel yaşantıyı değil ancak aynı zamanda bütün bir yaşam biçimini ve beraberinde geniş bir kültürü de kapsayan bir yol. Üstelik biz her birimiz farklı tariklerde ve Türkiye, Kuzey Afrika, İran ve Güney Asya gibi çok farklı kültürlerde yetişmiş olmamıza rağmen, bence hepimiz şaşırtıcı bir hızla “edeb” ile ilgili, onun aldığımız eğitimin içinde öne çıkan en değerli ve biricik ilke olduğu ve tanımlanması en güç kavram olduğu konusunda fikir birliğine vardık.

Ne bizim Amerikan kültürümüz ne de içinde yaşadığımız zaman “görgüye” önem yüklemekte. İsyanla dolu bir dönemin içinden geçerek toplumumuzun ikiyüzlülükleriyle dolu bir döneme varan incelikten yoksun ve örselenmiş bir neslin devamıyız. Gayrı ciddiyet gerçek ve özgün davranış olarak kabul edilirken, görgü ya da topluluk töresi en iyi ihtimalle tuhaf ve konudışı bir kavram olurdu. Peki o zaman edebin çekim gücü ne ile izah edilebilir?

O günkü sohbetimizden bugün hatırladıklarım, kendi tariklerimizin sınırlarına ve içinde bulunduğumuz cemaatlerdeki farklı eğitim mertebelerimize rağmen, edebin kendi aramızda belirli bir ilişki niteliğini mümkün kıldığını düşündüğümüzdür. Edeb benliklerimizi yumuşatıp ilişkilerimize arı bir nitelik kattı. Sufizm yolunda benim manevi kazanıma ilişkin kişisel düşüncem, bilgiden ve kişisel olmayan bir aydınlanmadan somut bir  alçakgönüllülüğe dönüşmüştü. Bu demek değil ki, o gün herhangi birimiz bu mükemmelliğe ulaştığımızı hissettik, fakat onun bir imgesini kalplerimizde kabul ettik. Öyle bir imgeydi ki bu, çoğu alçakgönüllülüğün, samimiyetin, duyarlığın, saygının ve inceliğin, kısacası edebin birer canlı örneği olan mürşitlerimizle ilişkilerimizde biçimlenmişti.

Some of the best examples of adab are those I have seen being lived in certain Sufi families. We have known and welcomed as guests into our home three generations of the direct descendants of Jalaluddin Rumi. A more cultivated and courteous family I have never known. Adab is reflected in every aspect of life: dressing, eating, serving food, speaking, welcoming guests. I remember one cold winter morning in our farmhouse in Vermont when I came down to the “mud room”(you have to have lived in a place like rural Vermont to truly appreciate what a mud-room is and is for), there to find that the dozens of shoes and winter boots had all been aligned in rows with the toes pointing into the house. Jelal Chelebi, the twenty-year old twenty-third generation descendant of Rumi, had taken it upon himself to put our shoes into order. Instantly, it came back to me that in Turkey I had never seen a chaos of shoes in a Sufi home and I remembered: this is Sufi adab I had forgotten. Yet when Ithankedour young Chelebi, it was clear that this ordering that he had taken on himself was not an expression of a “should” as much as it was an act of humble service.    
Benim için edebin en iyi örnekleri bazı sufi ailelerle yaşayarak deneyimlediklerimdir. Bunlardan şimdiye dek karşılaştığım en kültürlü ve en nazik aile olan Celaleddin Rumi’nin doğrudan üçüncü nesil torunları ile tanışmış ve onları evimize davet etmiştik. Onlarda edeb yaşamın her bir yanından eşit yansıyordu: giyim-kuşamdan yemek sunmaya ve yemek yemeye, konuşmaktan misafir ağırlamaya  kadar. Vermont’taki çiftlik evimizde geçirdiğimiz soğuk bir kış sabahını hâlâ hatırlarım. Aşağıya “çamur odasına” (eğer Vermont gibi kırsal bir kesimde yaşadıysanız, çamur odasını ve onun işlevini gerçekten takdir edersiniz) indiğimde, orada bulunan düzinelerce ayakkabı ve botu, burunları eve doğru çevrilmek suretiyle, sıraya dizilmiş olarak bulmuştum. Rumi’nin 23. nesil akrabası olan yirmi yaşındaki Celal Çelebi ayakkabılarımızı düzene koymayı kendiliğinden üstüne iş almıştı. Bu bana derhal Türkiye’de hiçbir sufinin evinde bir ayakkabı karmaşası görmediğimi hatırlattı. Bu unuttuğum bir sufi edebiydi. Genç Çelebi’ye bunun için teşekkür ettiğimde, biliyordum ki kendiliğinden bunu yapması asla bir şeyin nasıl olması gerektiğinin bir ifadesi değil ancak mütevazı bir hizmetti.

I have observed that children in Sufi families are lovingly given subtle cues about how to act and move through the world. Abdulbaki Golpinarli, perhaps the greatest documentor of Sufi life in the last century wrote about his own upbringing in this way:
I remember that, when I was a child, if I walked quickly, or stamped my feet, people would say to me (not out of anger), “What are you doing, Baki? What kind of a way is that to walk? My child, everything has a heart, a life, a soul; wouldn’t the wood get hurt? Look, it’s laid itself on the floor for us to walk on. Shouldn’t we show respect, and not hurt it?”
If I smacked my lips during a meal, all it took to stop me was a look. Except for conversation, a meal was to be silent. If one made a noise by setting one’s glass down, for instance, it was considered unmannerly, a sort of minor sin; neither the glass nor the place one put it on should be treated carelessly. What a bad thing it was to drink water without interacting with the glass, without kissing it before drinking from it, or again before putting it back down! “The glass,” they would say, “is serving us; we should honor it.” While going to sleep every night and again while waking up every morning, I would kiss the pillow; while pulling the sheets up over me or taking them off, I would interact with them as well.

Sufi ailelerin çocuklarına dünyevi davranış ve eylemler ile ilgili terbiyeyi çok sevecen ve ince bir biçimde verdiklerini gözlemledim. Sufi yaşamı üzerine son yüzyılda belki de en çok belgeye sahip olan Abdülbaki Gölpınarlı, bu yolda kendi aldığı terbiye ile ilgili şöyle yazıyor:
Hatırlıyorum da çocukken eğer hızlı yürürsem ya da ayaklarımı hızla yere vurursam büyüklerim bana (asla kızgınlıkla değil), “Baki ne yapıyorsun? Bu ne biçim yürümek!” derlerdi. “Çocuğum her şeyin bir kalbi, bir hayatı, bir ruhu vardır; sanıyor musun ki tahta incinmez? Bak o kendini yere sermiş, üzerinde yürüyebilelim diye. Onu saygı göstermemiz, onu incitmememiz gerekmez mi?”.
Eğer yemek sırasında ağzımı şapırdatırsam beni durdurmaya tek bir bakış yeterdi. Sohbet hariç, yemek sessizlik içinde yenmeliydi. Eğer biri bardağını masaya gürültü çıkararak koyarsa bu bir çeşit minik günah, görgüsüzlük sayılırdı; bir kimse ne bardağa ne de masaya karşı özensiz davranmalıydı. Bardakla ilişkiye girmeden ya da onu masaya geri koymadan, onu öpmeden önce, içinden su içmek ne kadar kötü bir şeydi. “Bardak” derlerdi, “bize hizmet ediyor, biz de onu onurlandırmalıyız.” Her akşam yatağa girerken ve her sabah uyandığımda yastığımı öperdim; yorganı üzerime çektiğimde ya da yorganın altından çıkarken onunla da aynı şekilde ilişki kurardım.

In the Mevlevi tradition this respect was extended to inanimate objects to such an extent that one would never, for instance, say, “Please put out the candle,” but rather “. . . put the candle to rest.” Nor would one “close” a door, but “cover” it. Fastidious care was taken to convey in language a positive respect. And for every object that one uses in daily life, one would engage in a reciprocal seeing with the object. In other words, as I pick up my coat, I might kiss it lightly, see it, and be seen by it. In Turkish there is a phrase which literally means “seeing with it.” Golpinarli continues:

In our household, we wouldn’t shout to each other, or interrupt someone while he was speaking, and when in a group, we would speak to the whole group, not just to one or two people. The idea of whispering in someone’s ear, or of laughing loudly, was foreign to our household.

 

Mevlevi geleneğinde bu saygı cansız nesnelerden başlayıp konuşma boyutuna dek yayılır. Örneğin, “mumu söndür” denmez, “mumu dinlendir” denir. Kimse asla kapı “kapatmaz” ancak kapıyı “örter”. Bu titiz özen belirgin bir saygı olarak dilin kendisine de taşınmıştır. Ve insan günlük yaşamında kullandığı her bir nesne için o nesneyle birbirini karşılıklı görme ilişkisindedir. Diğer bir deyişle, ceketimi çıkardığımda onu hafifçe öperim, onu görürüm ve onun tarafından görülürüm. Türkçe’de sözcük anlamı “görüşmek” olan bununla ilgili bir de tabir vardır. Yine Gölpınarlı’nın dediği gibi:

Bizim ailemizde kimse birbirine bağırmazdı ya da konuşurken kimsenin sözü kesilmezdi. Ve eğer bir grup içindeysek tüm gruba hitaben konuşulurdu, yalnızca içlerinden birine ya da ikisine değil. Birinin kulağına fısıldamak ya da kahkaha atarak gülmek bizim ev halkına yabancı bir davranıştı.

The practical outcome of adab was to help create an atmosphere of sharing, of unity, of coherence. I have come to expect that within a Sufi environment conversation around a table does not quickly break up into several personal discussions with whoever is adjacent, but proceeds as a shared experience at the table. If one had reason to address another person, one wouldn’t thereby cut oneself off from the conversation of the whole.

Edebin yaşantıdaki dışavurumu paylaşma, birlik ve uyum yaratmaya yardımcı bir atmosfer oluşturur. Bir sufi ortamında masa başında başlayan sohbet hemen kişinin yanındakiyle kişisel bir konuşmaya girmesiyle bölünmez, masadaki herkesin katıldığı ortak bir deneyim olarak sürer. Kişinin başka birine hitap etmesi gerekiyorsa bile kendisini sohbetin bütününden koparmaz.

Another aspect of adab is being conscious when one uses the words “I” or “me,” if one uses them at all. In certain Sufi orders, for instance, it would be customary not to use the word “I” at all while working or serving in the tekkye. Some prefer to refer to themselves as “this fakir,” meaning someone who is destitute and utterly dependent on God for everything.
Edebin bir başka yönü de kişinin “ben” ve “benim” sözcüklerini (kullandığı durumlarda) farkındalıklı kullanmasıdır. Örneğin, bazı Sufi tariklerinde tekke içindeki tüm çalışmalar ve hizmetler süresince “ben” sözcüğünü kullanmama adeti vardır. Bazıları ise kendinden “bu fakir” olarak söz eder ki bu her şey için bütünüyle Tanrıya bağımlı ve muhtaç olan anlamındadır.

How different is this milieu of social interaction from the one we so commonly experience in our society. How often do we find ourselves in situations where conversation may be dominated unconsciously by whomever is a good talker, or whomever commands and holds the attention of others, whether the rest of the people at the table are particularly interested or not. And yet in the adab of learning, one may need to cultivate listening and receptivity and even control one’s urge to immediately express one’s own opinion.

It isn’t easy to convey this way of being to people of the modern world. To become critical  and judgmental because others may fail in their adab, would be rude and antithetical to adab itself. And for adab to degenerate into rigid formality would also belie its essence, for there is a proper adab for every situation. Among intimate friends, for example, the proper adab may sometimes be utter informality and ease. Adab is best learned by example and in community, and once we have some grasp of its potential, it might begin to play more of a role in our own lives, schools, and organizations.

It is said that there is an adab within spiritual circles, with parents and children, with elders, and even with God. Al Hujwiri, an early (d. 1077) commentator on Sufism, wrote:

A person who neglects this discipline cannot ever possibly be a saint, for the Prophet said, “Adab is a mark of those whom God loves.” One must keep oneself from disrespect toward God in one’s  private as well as one’s public behavior. We have it from a sound Hadith that once, when God’s Messenger was sitting with his legs akimbo, the Angel Gabriel appeared and said: “Muhammad, sit as servants sit before master.”

Bu sosyal etkileşim ortamı genelde kendi toplumumuz içinde deneyimlediğimizden ne kadar farklı. Ne kadar sıklıkla kendimizi farkında olmadan kim en iyi konuşmacı ise ya da kim daha hakimse ve diğerlerinin dikkatini çekebiliyorsa, konuşmanın onun tarafından idare edildiği durumlarda buluyoruz. Hem de masadaki diğer kişiler ilgilensin ya da ilgilenmesin. Oysa öğrenmenin edebi dinleme ve işitmeyi geliştirmeyi, hatta kişinin fikrini bir an önce dile getirme dürtüsünü kontrol altına almayı gerektirir.

Bu yaşam biçimini modern dünyanın insanlarına anlatmak kolay değil. Başkalarının edeblerini eleştirmek ve yargılamak da kaba ve edebin kendi etiğine ters düşen bir davranış olurdu. Ya da edebe aykırı davranıp onun adına katı kurallar koymak da onun özünü örtmek olurdu, çünkü her durum için o duruma uygun bir edeb vardır. Samimi dostlar arasında örneğin, uygun edeb bazen teklifsiz ve rahat olmaktır. Edeb en iyi, örneklerle ve topluluk içinde öğrenilir. Ve bir kez kapasitesini biraz olsun kavradığımızda, kendi yaşamlarımızda, okullarımızda ve örgütlenmelerimizde çok daha büyük bir rol oynar.

Manevi çevrelerde, ebeveyn ve çocuklarla ilişkide, yaşlılarla, hatta Tanrı ile ilişkide bile belli bir edeb olduğu söylenir. Sufizm’in ilk dönem yorumcularından El Hucviri (öl.1077) şöyle yazar:

Bu disipline aldırmayan bir kişinin veli olması mümkün değildir. Peygamber der ki, “Edeb Allah’ı sevenlerin işaretidir.” Kişi hem özel hem de toplum içindeki davranışlarında  Tanrıya karşı saygısızlık etmekten kendini alıkoymalıdır.  Bir hadise göre, Tanrının elçisi bağdaş kurmuş otururken, Cebrail görünür ve “Muhammed, ustalarının önünde oturan  kullar  gibi otur” der.

There is a story of a Sufi, Muhasibi, who for forty years never stretched out his legs even when alone (to point the soles of one’s feet directly in the direction of others is not considered well-mannered in most cultures outside of America). When questioned, he answered, “I am ashamed to sit otherwise than as a servant while I remember God.”
Muhasibi adlı bir sufinin de benzer bir hikâyesi vardır. Bu sufi kırk yıl boyunca yalnızken bile ayaklarını uzatarak oturmamış. (ayaklarını başkalarına doğru uzatarak oturmak Amerika dışında çoğu kültürde saygısızca bir davranış olarak algılanır) Kendisine sorulduğunda ise: “Tanrıyı hatırladıkça bir kul olarak başka bir şekilde oturmaktan utanırım,” diye cevap vermiş.

It should be emphasized, however, that in Sufi understanding substance takes precedence over form, inner intention counts for more than outer behavior. The Prophet Muhammad, peace and blessings upon him, said that the ritual prayer must be accompanied by presence (hudhur) to be valid, so it is not the outer form itself which is obligatory. And at the same time, Rumi proposes that the observance of these outer requirements polishes the essence. Properly understood and consciously applied, attention to the details of form is a way of working on our own essence. Ritual prayer gives the body an experience of surrender that would be difficult to achieve in any other way.

The Prophet Muhammad is known to have acted in specific ways—always putting on the right sandal first, or stepping into a house with the right foot, and out of it with the left. His behavior is widely imitated. Some formalists insist on imitating his behavior as if there was something objectively better about using the right foot first, but could it be that these behaviors might be reminders to help us live more consciously?

 

The outer aspect of adab is intended to guide us toward greater consciousness and to inner sincerity. The form is not an end in itself but a potential container for various qualities of being.

The spiritual path of Sufism is informed by an awareness of levels of reality, of inner purification, of qualities of consciousness. Four levels of attainment are commonly described:

Shari`ah, the level of religious law and external morals. In the Qur’an, where shari`ah is mentioned only once, it describes the broad path to human well-being: a healthy, balanced, and moral human life. Unfortunately, in some people’s minds it degenerates into a self-righteous legalism and various forms of authoritarian behavior. We would do well to keep in mind Muhammad’s injunction: Woe to anyone who makes this Religion (or Path) difficult for others.

Tariqah, the esoteric path. At its best, it is a complete education of the human being under the guidance of a teacher, i.e. with the friendship of someone more advanced on the Way. At its worst, it may sometimes degenerate into cultish and even superstitious behavior, although such distortions have been relatively uncommon given the lived example of the Prophet Muhammad, which was utterly humble, grounded, and practical.

Marifah, gnosis or realization, the goal to which the Path should lead, and finally,

Haqiqah, realization of Truth, apprehension of the Real, intimacy with the Divine and the corresponding transformation of character that this brings about.

Among the Sufis, adab practically became their “shari`ah.” Instead of merely avoiding immoral and destructive behavior, the Sufis attempted to embody the qualities of kindness, thoughtfulness, generosity, and self-sacrifice.

Now, with these distinctions in mind, here is a story as told by Abdulbaki Golpinarli(1) that shows how he as a young child was taught the significance of adab in relationship to the mystical Path:

One day, I went to a tekke with Ahmed Hamdi Tanyeli to ask a question. I knocked on the door of the harem, and we heard a shrill female voice, as if it was scolding us: “Who is it?”

Ahmed Hamdi Tanyeli said that it must be the tenants. We asked for the shaikh.
The woman shrieked again:
“They are on the other side of the building.”
“I told you so,” said Ahmed Hamdi.

Sufi anlayışında özün biçimden önce geldiğini ve içsel olan niyetin dışsal olan davranıştan daha önemli olduğunu vurgulamak gerekir. Hz. Muhammed’in (S.A.V.) dediği gibi; namazın geçerli olması için namaza orada hazır bulunmak da (huzur) eşlik etmelidir, yani bu demektir ki zorunlu olan dışsal biçimin kendisi değildir. Aynı şekilde Rumi de bu dışsal gerekliliklerin yerine getirilmesinin özü parlattığını söyler. Lâyıkıyla anlaşıldığında ve farkındalıklı olarak uygulandığında, biçimin detaylarına verilen dikkat kendi özümüz üzerinde çalışmanın da bir yoludur. Namaz vücuda başka bir yolla edinilmesi çok zor olan bir teslimiyet deneyimi sağlar.

Hz. Muhammed’in belirli birtakım davranışlarda bulunduğu bilinen bir gerçektir – daima sağ sandaletini önce giymesi ya da bir eve girerken mutlaka ilkin sağ ayağıyla girmesi, çıkarken ise sol ayağıyla çıkması gibi. Peygamberin davranışları örnek alınmıştır ve bazı şekilciler bu davranışları sanki sağ ayağı ilk önce kullanmakta nesnel bir iyilik varmış gibi hâlâ aynen taklit ederler. Ancak bu davranışların asıl nedeni bize daha bilinçli yaşamamızı hatırlatmaya yardım etmek olmasın sakın!

Edebin dış yüzü bizi daha büyük bir şuura ve içsel samimiyete götürmeyi amaçlar. Biçim bir son değildir ve kendi içinde Varlığın çeşitli niteliklerini potansiyel olarak taşır.

Sufi anlayışının manevi yolu gerçeklik düzeylerinin farkındalığı, içsel arınma ve şuurlanma nitelikleri üzerinedir. Erişilecek dört düzey genellikle şöyle tanımlanır:

Şeriat, dinsel kurallar ve dışsal ahlak düzeyidir. Kuran’da şeriat yalnızca bir kez geçer, ondan insanın refahına uzanan en geniş yol, sağlıklı, dengeli ve ahlaklı bir insan yaşamı olarak bahsedilir. Ne yazık ki bazı insanların akıllarınca çarpıtılmış ve kendini üstün gören bir yasallaştırmaya ve otoriter davranışların çeşitli biçimlerine indirgenmiştir. Hz. Muhammed’in bu konudaki uyarısını aklımızda iyi tutalım: Bu dini (yolu) başkaları için zorlaştıranların vay haline!

Tarikat, ezoterik yoldur. En iyi anlamıyla, insanın bir rehber eşliğindeki ya da diğer bir deyişle bu yolda çok daha deneyimli bir dost eşliğindeki bütünsel eğitimidir. En kötü anlamıyla ise, bazen kült ve hatta boş inançlardan kaynaklanan davranışlara kadar bozunuma uğramış olmasıdır. Yine de bu tür çarpıtmalara, alçakgönüllüğün, temeli sağlam olmanın ve pratikliğin canlı  örneğini oluşturan Hz. Muhammed’den dolayı nadiren rastlanır.

Marifet, gnosis ya da yolun yöneldiği hedefi nihayet gerçekleştirmektir.

Hakikat, Tanrısal olan ile yakın ilişkide bulunarak bunun getirdiği yapısal değişim sonucunda hakikatin farkına varmak, gerçeği kavramaktır.

Sufiler için edeb hemen hemen onların şeriatı haline gelmiştir. Yalnızca ahlaksız ve yıkıcı davranışlardan kaçınmak yerine, sufiler nazikliğin, düşünceliliğin, cömertliğin ve kendini feda etmenin dışavurumunu da gerçekleştirmeye çalışmışlardır.

Şimdi, bu ayrımları aklımızda tutarak, Abdulbaki Gölpınarlı’nın anlattığı hikâyeye bakalım. Küçük bir çocukken kendisine edebin önemi mistik yol ile ilişkisinde nasıl öğretilmiş:

Bir gün, Ahmet Hamdi Tanyeli ile bir tekkeye soru sormaya gittik. Harem kapısını çaldığımda içerden kulak tırmalayan bir kadın sesinin adeta azarlarcasına “Kim o?” dediğini işittik.

Ahmet Hamdi Tanyeli bu herhalde kiracı olsa gerek dedi. Ve şeyhi sorduk.
Kadın yeniden feryat etti: “Onlar binanın öteki tarafında.”
Ahmet Hamdi, “Sana söylemedim mi,” dedi.

We went to the selamlik, the part of the building reserved for greeting people outside the immediate family. From the main entrance we walked through the garden and knocked on the door. From inside we heard a sweet voice ask us, “Who is it?” We asked for the shaikh.

Binanın yakın aile fertleri dışındaki insanları karşılamak üzere ayrılmıs olan Selâmlık kısmına gittik. Ana girişten içeri bahçeye doğru yürüyüp, kapıyı çaldık. İçerden tatlı bir kadın sesi kim olduğumuzu sordu, şeyhi aradığımızı söyledik.

She replied, “He has traveled to Allah.” We asked for his son. The sweet voice said, “He has gone as well.” She asked if we needed anything. “Please, sit on the bench in the garden,” she said, “and fakir will soon come to you.”

We sat down. After a couple of minutes, a middle-aged woman came out and served us cups of Turkish coffee. She sat down and greeted us. We told her what we had come for, and she gave us as much information as she could.

“Kendisi Hakka gitti,”diye yanıtladı. Şeyhin oğlunu sorduk. Aynı tatlı ses, “O da gitti,” diye yanıt verdi. Bir şeye ihtiyacımız olup olmadığını sorup, “Lütfen bahçedeki banka oturun, fakir hemen yanınıza gelecek,” dedi.

 Oturduk. Birkaç dakika sonra evden orta yaşlı bir kadın çıktı ve bize türk kahvesi ikram etti. Yanımıza oturdu, hatırımızı sordu. Ona ne için orada olduğumuzu anlattık, o da bize elinden geldiğince bilgi verdi.

We talked a little more, and then we asked for permission to leave. She accompanied us to the door, and as we departed we heard behind us her sweet voice saying, “Goodbye! Be well! You brought good luck. Inshallah, come back again.”

Biraz daha oturduk ve daha sonra kalkmak için izin istedik. Bize bahçe kapısına kadar eşlik etti ve ayrılırken arkamızdan o tatlı sesiyle, “Güle güle, sağlıcakla kalın. Uğur getirdiniz. İnşallah gene gelirsiniz,” dediğini işittik.

Ahmed Tanyeli turned to me and said:
“That first place we went to was shari`ah; this place is tariqah.”

Ahmet Tanyeli bana döndü ve “İlk gittiğimiz yer şeriattı, burası ise tarikat,” dedi.

It will certainly seem unfair in the eyes of some to dismiss, or even condemn the level of shari`ah in this way. One cannot deny that the fundamental ethics of outer behavior are essential to justice and social well-being, and that shari`ah itself teaches a basic adab. Perhaps what the shaikh was pointing to is the need for another level of awareness. Sufis refer to an “adab of service”: the realization that every moment of our lives can be lived in service to Allah. If such an adab were to permeate one’s life one would know how little belongs to us and how much is owed to God.

 

Şeriat düzeyini bu şekilde gözden çıkarmak ya da bir anlamda mahkum etmek kimilerince haksızlık gibi görünse de, inkâr edilemeyecek bir gerçek şudur ki, dışsal davranışlarımızın ahlaksal kökenleri adalet ve sosyal refah kavramlarına özseldir ve şeriatın kendisi bizzat temel bir edep öğretisidir. Muhtemelen şeyhin vurgulamak istediği bir başka düzeyin farkındalığının gerekli olduğudur. Sufiler bir “hizmet edebi”ne işaret ederler; bu yaşamımızın her bir anını Allah’a hizmet (ibadet) ederek geçirebileceğimizi fark etmektir. İnsanın yaşamına böylesi bir edep nüfuz etmişse, işte o insan ne kadar az şeyin bize ne kadar çoğunun ise Allah’a mahsus olduğunu bilendir.

For many years I have reflected on how this word, adab, can be translated. Etiquette, manners, thoughtfulness—no single word adequately captures it, which is why we continue to use the word adab, even in English. Interestingly, the word for the faculty of literature in a university is called “adabiyyah,” which suggests refinement and culture. To have adab is to be cultured.

Yıllar boyunca edep sözcüğünü nasıl çevireceğimi düşündüm durdum. Görgü, adabı muaşeret, terbiye, töre, düşüncelilik – tek başına hiçbir sözcük yeterince kapsayıcı olmuyordu. İşte bu nedenle İngilizce metinlerde bile halen edep sözcüğünü kullanmaya devam ediyoruz. İlginçtir ki edep, üniversitede edebiyat fakültesinin de adında geçer ve arınma ve kültür anlamına gelir. Edebli olmak demek kültürlü olmak demektir.

It has been said that the highest attainment of  Sufism is nothing but good character. What is meant, however, is not a moralistic personality commanded by external expectations, but a natural, spontaneous beauty of character that is the result of a long maturing process of transformation. Adab is the ability to sense what is appropriate to each moment and to give to each its due—a continuous process of refining one’s speech and actions. The ripened fruit of this kind of understanding and practice is not an abstract and impersonal enlightened person, but the kind of person one would like to sit down and have a cup of tea with.It is an embodied spirituality.

 

 

Sufizmde en yüksek kazanım iyi karakterden başka bir şey değildir denir. Bununla söylenmek istenen, dış beklentilere göre yönlendirilen ahlaklı bir kişilik değil ancak uzun bir olgunlaşma sürecinin sonucu olan bir dönüşümün getirdiği doğal, kendiliğinden bir karakter güzelliğidir. Edeb her an neyin uygun olduğunu anlama ve her şeye hakkını verme yeteneğidir; kişinin sözlerini ve edimlerini iyileştirdiği bitmek bilmeyen bir süreçtir. Bu şekildeki bir anlayışın ve yaşantının olgunlaşmış meyvası olan kişi ne soyuttur, ne de aydınlanması kişisel olmayan bir aydınlanmadır. Böyle bir kişi birlikte oturup çay içmekten hoşlanacağınız bir kişidir. Adeta maneviyatın somut halidir.

Çeviren: Arzu Cengil

Author’s Biography

Kabir Helminski is a spiritual teacher in the Mevlevî tradition, which traces back to Mevlâna Jalâluddîn Rumi. With his wife, Camille, he is codirector of the Threshold Society (sufism.org), an international nonprofit educational foundation rooted within the traditions of Sufism, inspired by the life and work of Mevlâna Jalâluddîn Rumi, and having the purpose of facilitating the experience of divine unity, love, and wisdom in the world. Kabir is the author/translator of numerous books, including Living Presence, The Knowing Heart (Bilen Kalp), The Pocket Rumi, and The Rumi Collection. His books have been translated into seven languages.

 

(1) From “Mevlanadan sonra Mevlevilik”, by Abdulbaki Golpinarli, Translated by Nilufer Devecigil & Kabir Helminski

Yazarın Biyografisi

Kebir Helminski silsilesi Mevlâna Celâleddin Rumî’ye dek uzanan Mevlevî geleneğinden manevi bir öğretmendir. Eşi Camille ile birlikte Sufizmin içinden köklenen ve Mevlâna Celâleddin Rumî ‘nin yaşamından ve eserlerinden ilhamla oluşmuş olan, kâr amacı gütmeyen uluslararası bir eğitim vakfının başkanıdır. Vakfın amacı ilahî birliğin, aşkın ve hikmetin dünyada deneyimlenmesine hizmet etmektir. Kebir aynı zamanda içlerinde Living Presence, The Knowing Heart (Bilen Kalp), The Pocket Rumi, ve The Rumi Collection’un da bulunduğu çeşitli kitapların yazarı ve çevirmenidir. Kitapları yedi dile çevrilmiştir.

[GERİ DÖN]


 SAYI 1 |  SAYI 2 |  SAYI 3 |  SAYI 4 |  SAYI 5 |  SAYI 6 |  SAYI 7 |  SAYI 8 |  SAYI 9 |  SAYI 10 |

US DÜŞÜN VE ÖTESİ bir ANADOLU AYDINLANMA VAKFI yayınıdır..


designed by denizdemirdöven
http://www.denizdemirdoven.com