Us Düşün ve Ötesi

  AHLAK SORUNU 

Ahlakın Kaynağı



Yannis TOUSSULIS

AHLAKIN KAYNAĞI

Saygıdeğer dostum Metin Bobaroğlu’nun yönelttiği soruya yanıt vermeden once, okuyucularıma kendimle ilgili bilgi vermemin doğru olacağı kanısındayım

THE SOURCE OF ETHICS

Before I can address the question posed by my esteemed friend, Metin Bobaroglou, I should let my readers know a little about my background since it informs how I am about to answer his question.

“Rum” oğluyum, hem anne hem de baba tarafım uzun yıllar boyunca Anadolu’da yaşamış. Dolayısıyla, çocukluğumda edindiğim “doğru” ve “yanlış” kavramları yalnızca Hıristiyan ve Eski Yunan soyumun mirasıyla biçimlenmekle kalmamış, aynı zamanda ilk gazilere yön veren fütüvvet’ten, ya da “erlik ilkeleri”nden gelen değerlerin (büyük ölçüde farkında olmadan) özümsenmesiyle oluşmuş. Bu ikinci katkının farkına ancak yaşamımın ileriki yıllarında varabildim.

Yetişkinlik yıllarımın büyük bölümünde psikolojinin felsefi temelleri, din psikolojisi, kültür araştırmaları, insani bilimler çalışmaları ve (son yıllarda) siyaset psikolojisi gibi çeşitli disiplinlerarası alanlarda uzmanlaşmış bir akademik psikolog olarak görev yaptım.

 

I am the son of “Rum” and both sides of my family were long-term occupants of Anatolia. My childhood sense of “right” or “wrong” was, therefore, formed by my Christian and Ancient Greek heritage, but also by the absorption of (largely unconscious) values that descended from the futuwah, or “codes of manliness” that shaped the earliest ghazis. This additional contribution was something I would only come to recognize later in life.

For most of my adult life, I have functioned as an academic psychologist who specializes in several inter-disciplinary areas: the philosophical foundations of psychology, the psychology of religion, culture studies, human science research, and (of late) political psychology. 

Tüm bu uğraşlarımda Sokrates’in “erdem bilgidir” sözünü ilke edindim. Sonraları açık fikirli bir Müslüman olduğumda, aynı ilkenin İslamiyette de bulunduğunu keşfettim. Hz.Muhammed’in (S.A.V.) bir hadisinde ifade ettiği gibi, “Bilgisiz (ilimsiz) ibadetin bir yararı yoktur.” Dolayısıyla, bir anlamda, ahlakın kaynağının benim için “bilgi” olduğu söylenebilir. Bunun ne tür bir bilgi olduğuna birazdan değineceğim. Bu bilginin nasıl elde edileceği ise bir başka ilgi konusu olacak.

 

In all of these endeavors, I have followed the Socratic maxim that “virtue is knowledge.” Later, as someone, who became a liberal Muslim, I discovered the same principle in Islam. If I may paraphrase, the hadith of Muhammad (saw), “Prayer without knowledge is useless.”  So, in a certain sense, one can say that the source of ethics, for me, has been “knowledge.”  The question of what type or kind of knowledge will be addressed shortly.  How to acquire it will be another concern.

 Bugün akıl ile Vahyi karşı karşıya getiren sözde “uygarlıklar çatışması” üzerine pek çok şey söyleniyor, ancak ben bunun saçma olduğunu düşünüyorum. Avrupa’daki Aydınlanma hareketinden sonra Tanrı zaman içinde akıldan uzaklaştırıldı. Bugün bu hareketten geriye kalan, akıl olmadan vahyi izleyenlerle Tanrı olmadan aklın peşinden koşanlar arasındaki “çatışma”. Dolayısıyla, tek kaçınılmaz “çatışma” bir tür akıldışı köktendincilik ile ölçülemez ve dile getirilemez olanı yadsıyan kalpten yoksun bir akılcılık arasında. “Tanrı”ya ve “akıl”a bağlılık birbiriyle bağdaşamaz mı, yoksa bu ikisi birbirlerini doğaları gereği tamamlarlar mı?

Kuran bizi uyarıyor: “Allah katında en kötü mahluklar sağır ve dilsizlerdir: akıllarını kullanmayanlardır” [8:22]. Bu ayetteki anahtar sözcük, “sebebe bağlı akıl”la (reason) eş görmeye alışageldiğimiz “akıl” sözcüğüdür, oysa bu her zaman söz konusu değildi. İslami düşüncenin ilk kaynaklarına göre, “akıl” daha uygun bir biçimde ereğe bağlı akıl (intellect) olarak tanımlanmaktaydı ve bu terim sezgi yetisini de içeren Latince intellectus sözcüğünün tanımından farklı değildi. Ne İslam ne de Yunan-Roma kaynaklarında akıl (intellect) akılcılığın “sorun çözme biçimi” ile sınırlandırılmıştı. Dolayısıyla, “bilgi” (ya da ilim), özünde, her iki uygarlıkta da hem ardışık mantık hem de “ilham” olarak adlandırabileceğimiz şeyi içeren bir anlama sahipti.

Today, much is made of the supposed “clash of civilizations” that pits reason against Revelation, but this I find to be nonsense. Only, after the European Enlightenment was God gradually divorced from reason. What we have now is a “clash” between those who follow revelation without reason, and those who seek reason without God.  Thus, the only inevitable “clash” is between an unreasonable form of fundamentalism and a heartless rationalism that denies the immeasurable and ineffable.  Are loyalties to “god” and “reason” incompatible, or do they form natural complementarities? 


The Qur’an exhorts us: “The worst creatures before God are the deaf and dumb: those who do not use their aql" [8:22].  A key term in this ayat is “aql” which has come to be equated with “reason,” but this was not always the case. According to early sources of Islamic thought “aql” was more properly defined as “intellect,” and this was no different than the Latin definition of intellectus  that included the faculty of intuition.  In neither case, Islamic or Greco-Roman was intellect limited to the “problem-solving form” of rationality. So “knowledge” (or ilm) in both civilizations originally meant something that enlisted both sequential logic and what we might call “inspiration” (ilham). 

 

Bunu söyledikten sonra ahlak konusuna döndüğümüzde, “Batı” düşüncesinin temelini oluşturan Yunan-Roma bakış açısı ile İslamın temelini oluşturan Kuran’a bağlı bakış açısı arasında doğrudan bir benzerlik bulunduğunu görebiliriz. Helenistik gelenekte ahlak düşüncesinin temelinde yatan dört görüş vardı: 1) insanın varlığı temel bir anlam ve amaç taşır; 2) iyi yaşam insanın işlevlerinin uyuma kavuşturulmasını ya da düzene sokulmasını kapsar; 3) bu işlevlerin en “yüce”si ya da en temel olanı akılcılıktır; 4) bireyler birbirine bağımlıdır ve bölünmez bir topluluk oluştururlar. Bu nasıl biliniyordu? Sokrates ve öğrencisi Platon’a gore, bu ancak Tanrının aklı (intellect) biçimlendirmesiyle bilinebilirdi. Bu görüşün Kuran’a bağlı düşüncede de aynı ölçüde temel olduğu gerçeği İslamla tanışık okurlar tarafından kolayca anlaşılacağı için, bu nokta üzerinde daha fazla durmayacağım.

 

Having said that, we can now turn to the subject of ethics (ahlaq).  As we do so, we will notice a direct correspondence between the Greco-roman view, which is foundational to “Western” thought, and the Qur’anic view which is foundational to Islam. In the Hellenistic tradition, there are four ideas that formed the basis of ethical thought.  These were the following: 1) that the being of man exhibits a basic meaning and purpose; 2) that the good life encompasses the harmonization, or ordering” of human functions; 3) that rationality is the “highest” or most basic of those functions, and; 4) that individuals are interdependent and form an indivisible community.  How was this “known”? According to Socrates and his student Plato, this could only be known through God informing the intellect.  That this is equally fundamental to Qur’anic thought will be easily recognized by the reader familiar with Islam, so I will not belabor the point.

Öyleyse, hem Batı hem de İslam düşüncesinde ahlakın kaynağı nedir? Bu soruya verilecek basit yanıt “Tanrı” olacaktır. Peki bu nasıl bilinebilir? Yine eski Yunan yanıtı klasik İslamî yanıtla hemen hemen aynı olacaktır: “akıl.” Her iki uygarlık da “hakikat”i, “gerçeklik”i ya da “edimsellik”i kavramadan aklın amacını anlayamazdı. İslami söylemde “Hak” terimi bunların hepsini kapsarken, aynı zamanda “adaletli, adil” anlamına da geliyordu. Sorumuzun yanıtını burada buluyoruz. İster İslam isterse Yunan-Roma dünya görüşünde olsun, ahlakın kaynağının, aklı ve sezgiyi eşit ve dengeli bir oranda birleştiren bir algılama biçiminde aranması kaçınılmazdı.

 

So, what then is the source of ethics in both Western and Islamic thought?  The simple answer would be “God.”  How could this be known?  Again the ancient Greek answer would be practically the same with the classical Islamic answer: the “intellect.” Neither civilization could grasp the purpose of the intellect (aql) as other than apprehending “truth,” “reality,” or “actuality.”  The term, “haqq” meant all of these things in Islamic discourse, but it also meant that which is “equitable or just.”  Herein, we find the answer to our question.  In the ancient worldviewm whether Islamic or Greco-roman, the source of ethics had to be sought in a form of perception that is fully “intellectual,” one that combined reason and intuition in equal and balanced measure. 

Ne yazık ki bugün modern, “Batılı” düşünürler de (eşit ölçüde modern) İslamî köktenciler de bu kavramı ne biliyorlar ne de uygulamaya geçiriyorlar. Dinsel, felsefi ve siyasi farklılıkları aşan küresel bir ahlak geliştirmek istiyorsak, bu ilkenin yeniden keşfedilmeye her zamankinden daha çok gereksinimi var.

 

Unfortunately, neither modern, “Western” thinkers nor (equally modern) Islamist fundamentalists retain this concept, nor do they put into practice. At the same time, now more than ever, this principle badly needs to be rediscovered if we are to develop a global ethics that transcends religious, philosophical, and political differences.

Ahlaka ilişkin derin bir kavrayış oluşturmak için (ahlak yalnızca geleneksel ahlak kurallarının ya da hukukun benimsenmesi değildir), aklımızı “..O Birdir, tüm Varlığın Kaynağıdır” (İhlas Suresi) ayetine gerçekten tanıklık edebilecek ve onu kabul edebilecek bir düzeye geliştirmemiz gerekiyor. Bir başka deyişle, tüm yaratımın düşünmemizi, hareket etmemizi, var olmamızı sağlayan – ve ayrılmaz bir parçası olduğumuz – bir ilahî varlıkla birleşmiş ve bütünleşmiş olduğunu yalnızca düşünmekle kalmayıp, aynı zamanda gerçekten kavrayabilmeliyiz. Ancak bu şekilde ahlakın Sokratik ve Kuran’a özgü biçimlerini keşfedebilir ve uygulamaya geçirebiliriz; ancak bu şekilde hiç bitmeyen bir “uygarlıklar çatışması”na neden olan ayrımları ortadan kaldırabiliriz.

Şu ana kadar “bilgi”yi, özel bir bilgi türü olması gerektiği uyarısıyla, ahlakın bir kaynağı olarak tanımladım. Bu özelliğin sebebe bağlı aklı ve sezgiyi birleştirici bir “akıl”da (intellect) uyuma kavuşturmak olduğundan söz ettim. Bu görevin nasıl yerine getirilebileceğinden ise henüz söz etmedim.

İlkin sebebe bağlı akla hakkını vermek istiyorum. Sebebe bağlı akla sahip olmak, kuşkusuz, normal bir psişik gelişimi gerektirir. Ancak bunun ötesinde sebebe bağlı aklın incelebilmesi için uygun bir eğitim de zorunludur. Böyle bir eğitim gerekli ayırt etme güçlerini geliştirme olanakları açısından zengin bir izlenceye sahiptir. Bu güçler arasında mantıksal ayırt etme gücü ve eleştirel sorgulama sayılabilir. Ne yazık ki, pek çok gelişmiş ve gelişmekte olan ulusun eğitim sistemlerinde “sorgulama mantığı” ve “eleştirel düşünme” üzerine dersler yoktur. Bunun yerine, gelişmekte olan ulusların tüm eğitim sistemleri yalnızca mesleki eğitim veren “eğitim şirketleri”ne dönüştürülmüştür. Öğrencileri sorumlu vatandaşlar olacak biçimde eğitmek yerine, piyasanın kısa-vadeli hedefleri eğitim-öğretimi egemenliği altında tutmaktadır. Böylece, aklın (intellect) bir yanının, yani sebebe bağlı aklın gelişimi, araçsalcılığa ve de çoğunlukla teknolojik araçlara mahkum bırakılmıştır.

Çoğu eğitim sisteminde sebebe bağlı aklın küçülmesine sezginin dışarıda bırakılması eşlik etmektedir. Sonuç olarak, “sebebe bağlı akıl (reason)” büyük ölçüde “sorun çözmek”le bir tutulmaya başlanmış, Avrupa’da, Aydınlanma Çağı’nın ardından, pozitivizm (olguculuk) egemen olmuştur. Bunun sonucu olan “akılcı” sistemin adı “mantıksal pozitivizm” idi ve amacı tüm “belirsiz ve imgesel veri”yi azaltmak ve yok etmekti (Comte). Bunun anlamı qualia’nın (duygu, imgelem ve sezgi) ussal sürecin dışında tutulmasıydı. “Sezgi” dolaysız bilmekle, ya da bir başka deyişle, kişinin sahip olduğu tüm ve her türlü bilinçöncesi varsayımla eş görüldü ve dışlandı.

 

In order to form a deep sense of ethics (which is not merely the adoption of conventional morality or law), we badly need to develop our intellects to the degree that we become capable of truly witnessing and attesting that “ . . .He is One, the Source of all Being” (Surah Iklas).  In other words, we must become capable of actually perceiving, not just thinking, that the whole of creation is unified and suffused with a divine presence that informs our thinking, acting, and being -- and of which we remain an indivisible part.  Only in this way can we fulfill the Socratic and Qur’anic ways of exploring and practicing ethics, and only in this way can we heal the divisions that cause an ongoing “clash of civilizations.”


So far I have identified “knowledge” as a source of ethics with the caveat that this knowledge must be of a specialized kind. I have noted that the specialization in question is one of balancing reason and intuition in a unitive “intellect.”  What I have not identified is how one can accomplish this task.

I will begin with the promotion of reason. The acquirement of reason, of course, is something that requires normal psychological development.  Beyond that, however refinement of reason also requires a proper education. A proper education necessarily entails a curriculum that is rich and full of opportunity to develop necessary powers of discrimination.  Such powers include the use of logical discernment and critical inquiry.  Unfortunately, the educational systems of most advanced and developing nations do not include courses in “logic of inquiry” and “critical thinking.”  Instead, entire educational systems in developing nations have been rendered into “educational corporations” that simply advance vocational training.  Instead of educating students to responsible citizenship, the short-term goals of the marketplace dominate learning.  Thus, the development of one part of the intellect, reason, is harnessed to instrumentalism and to mostly technological ends.

In most educational systems diminishment of reason is coupled to the exclusion of intuition.  As a result, “reason” has become largely synonymous with “problem-solving,” and in Europe, after the Age of Enlightenment, positivism held sway.  The resulting system of “rationality” was called “logico-positivism” and its aim was to reduce and dismiss all “vague and imaginary data” (Comte). What this meant was that qualia (emotion, imagination, and intuition) were excluded from rational processing. “Intuition” was equated with tacit knowing, or, in other words, with any and all preconscious assumptions held by a subject – and no more. 

“Varlık bilgisi”nin (ilm-el-huzur) hakikatin geçerli bir kaynağı olabileceği, gnosis (marifet) gibi dolaysız bir algılama biçiminin geçerli olabileceği düşüncesi derhal bir yana atıldı ve dinsel bir boş inancın parçası gibi görülerek kınandı. Bunun sonucunda,  kendileri sezgisel yetiden büyük ölçüde yoksun olan köktendincilerin, zorlayıcı ve aklın dünyasının tamamıyla dışında bir “Vahyin” tarihsel kaynaklarına genellikle büyük bir öfkeyle tutunmaları dışında, “vahiy” dışlandı. Böylece, “iman” ile “akıl”(reason) arasındaki uçurum gitgide akla uygun ve kapatılamaz bir ikilik olarak kabul edildi.

 

The concept that “presential knowledge” (ilm al-hudur) could be a valid source of truth; the notion that a more direct form of perception such as gnosis (ma’rifa) could obtain was dismissed, out of hand, as a naïve, and often castigated as a lingering form of religious superstition.  With that, “revelation” (wahy) was dismissed, although fundamentalists – themselves largely deprived of intuitive capacity – often fiercely clung to historical sources of “Revelation” as eternally binding, and outside of the realm of reason altogether.  Thus, the chasm between “faith” (iman) and “reason” (aql) was gradually accepted as a legitimate and unbridgeable dichotomy.

Bu ikiliğin sonuçları bugün çok daha üzüntü verici biçimlerde varlığını sürdürmektedir. Kısa vadeli çıkarlara bağlı büyük ölçüde değersiz bir “modernizm”, adeta insana özgü bütün kötülüklerin çaresiymiş gibi teknolojik “gelişim”in peşinden koşmaktadır. “Ahlak”ın görevi, çoğunlukla, Makyavel’e özgü bir “iyi görünme” gereksinimi stratejisi içerisinde, kendini haklı çıkarmaya çalışan bir vitrin dekorasyonu olmaktan ibarettir. “Vazgeçilmez” ya da “içkin” ahlakî değerler sık sık kültüre özgü ve görgül olarak kabul edildiğinde, evrensel hakların ve sorumlulukların nesnelliği sorgulanabilir hale gelir. Son dönem hümanistlerinin “İnsan”ı yücelttikleri doğrudur, ama öngördükleri kendi içine kapalı bir sistemdir; gerçekliği ancak Kantçı filtrelerle kavrayabilen Leibnitz monadıdır.

The results of this dichotomy persist today in ever more troublesome forms.  A largely valueless “modernism,” tied to short-term gains, pursues technological “progress” as if it were a panacea for all human ills. “Morality” or “ethics” often serve as a self-justifying form of window-dressing in a Machiavellian strategy of needing to “appear good.”  The objectivity of universal rights and responsibilities becomes questionable when “inalienable” or “innate” moral values are often viewed as culture-specific and relative. It is true that latter-day humanists raise the banner of “Man,” but the being that they envision is a self-enclosed system, a Leibnitzean monad that can only grasp reality through Kantian filters.

Yelpazenin diğer ucunda, İslamcılar gibi kimi dinciler, bütün ahlakî hakikatlerin sabit, değiştirilemez olduğunda ısrar etmektedirler. Ahlakî açıdan neyin “doğru” ya da “iyi” olduğu Kuran’da ayrıntılarıyla açıklanmıştır ve bu “hakikatler” ezeli ve ebedidir; sosyo-tarihsel bağlamdan bağımsızdır. Daha doğru bir biçimde bir dizi ahlaki ilke olarak tanımlanabilecek şeriat yasal zorlayıcı emirlerden ibaret olmaya zorlanmıştır. Bu emirler açık ve sonsuza dek belirlenmiş oldukları için, daha öte bir anlayışa (fıkıh) ulaşmak için aklı kullanmaya gerek yoktur. Ahlaksal ve “iyi” olan “Tanrı”nın emrettiğidir. Kişi ahlaksal bir yaşama ulaşmak isterse, yapması gereken tek şey yazılmış olanı izlemek ve onu her duruma uyarlamaktır. Bunun aklın işletilmesiyle hiçbir ilgisi olmadığı gibi, klasik İslami anlayışla da hiçbir ilgisi yoktur. Dinciliğin bu yozlaşmış biçimi, iman ve aklın birbirine düşman edildiği bir dünyada zorunluluk haline gelmiştir.

On the other end of the spectrum, religious pietists, such as Islamists insist that all moral truths are fixed, and immutable. What is ethically “right” or “good” is spelled-out entirely in the Qur’an, and these “truths” are eternal and free of socio-historical context.  The shariah, more accurately described as a set of moral principles, is collapsed into a set of legally binding edicts.  Since these edicts are clear and eternally fixed, there is no need to apply reason in order to arrive at any further understanding (fiqh).  What is ethical and “good” is what is ordered by “God.” If one wants to arrive at an ethical life, one has only to follow what is written and apply it to any and all circumstances. While this has nothing to do with the application of reason, it also has nothing to do with classical Islamic understanding. Be that as it may, this corrupt form of religious piety has become the norm in a world in which faith and reason have been set at each other’s throats.

Hem klasik İslam hem de geleneksel Batı felsefelerini daha ayrıntılı incelediğimizde, ahlakın kaynaklarına ilişkin ne bulabiliriz? Her iki durumda da, kaynağı “Tanrı”ya bağlı olmayan içkin ya da vazgeçilmez insan hakları ve sorumlulukları olamaz. “İnsan”, insan olmakla sınırlandırılırsa, kendi içine kapalı bir varlıktır; tarihte ve kültür içinde sağlam bir yeri vardır. Bunun uzantısı olarak ahlak da zamana bağlı kültürel ve toplumsal normlardan ve uzlaşımlardan oluşan bir diziye indirgenir. Tarihin de tanık olduğu gibi bu normlar değişebilir niteliktedir ve genellikle kısa vadeli siyasi gereksinimlere bağlıdır. Bu nedenle, temelde neyin “iyi” ya da “doğru” olduğu, ahlak bütünüyle zamana bağlı ve yararcı bir amacı aşmadığı sürece, temel olduğu savını sürdüremez. Aşkın bir kaynağı olmadıkça, ahlak kolaylıkla salt uzlaşımla eş tutulabilir ve böylece en büyük dürtüsünü ya da zorunluluğunu yitirir. Sözünü ettiğim dürtü kişinin “iyi” olmakla “en büyük iyi”ye hizmet ettiği anlamındadır ve böyle bir dürtü ancak tüm insanlığa hizmet eden şeyde bulunabilir – henüz var olmayan ve geleceği düşlenen bir insanlık, var olmaya “teşvik edilen” bir insanlık. Bir başka deyişle, ahlakın ahlaklı olmayı teşvik eden bir temel değere dayandırılması gerekir ve bu aşkın değer, bir yanıyla insana özgü olsa da, salt insanın ötesindedir, bu açıdan tanrısaldır.

Böyle bir tanrının açığa vurduğu hakikatleri kimse tam olarak anlayamaz, çünkü O insanın tüm kavrayış gücünün ötesindedir. Bunun yerine elimizden gelen, bize sezgi ve/veya vahiy yoluyla verilmiş olanı uslamlama gücümüzü kullanarak Ona yaklaştırmaktır. Bu görevi yerine getirmek içinse hem aklımızın hem de sezgimizin eğitilmesi gerekir. Bu eğitim nasıl gerçekleştirilebilir? Kuşkusuz ki böyle bir eğitim ne bugünün üniversitelerinde ne de modern bir İslam medresesinde gerçekleştirilebilir.

What do we find about the sources of ethics in a deeper reading of both classical Islam and traditional Western philosophy?  In both cases, there can be no innate or inalienable human rights and responsibilities without sourcing them in “God.”  “Man” if left to men is a self-enclosed entity and firmly situated in history and culture. Ethics, by extension, is reduced to a set of cultural and societal norms and conventions that are time-specific. These, norms, as witnessed by history, are mutable and are often tied to short-term political exigencies. What is ultimately “good” or “right” cannot, therefore, claim any ultimacy unless ethics exceeds a purely time-bound and utilitarian purpose. Without a transcendent source, morality can be easily equated with mere conventionality, and thus the former loses its greatest drive or imperative. The drive of which I speak iis that in being “good” one  serves the “greatest good:” and this can only be found in what serves the whole of humanity; a “humanity,” moreover, that can only be imagined and is yet to come: a humanity that is “inspired” into being.  Ethics, in other words, has to be grounded in an ultimate value that inspires morality, and this transcendent value, though partly human, is also beyond the merely human, thus it is god-like.


No one can fully understand the truths revealed by such a god, since He/She/It is beyond complete human comprehension. What we can do instead, is to approximate what is given to us through intuition and/or revelation by applying our powers of reasoning.  In order to accomplish this task, both our reason and our intuition must be educated or trained.  How is such education or training to be obtained or acquired?  Certainly it can’t be acquired in the university as currently constituted, nor can it be acquired in something like a modern Muslim madrassa.

Bir zamanlar İslam toplumlarında hem aklı hem de sezgiyi eğitmek bir zorunluluktu. Mevlana Celaleddin Rumi gibi en büyük Sufiler, sufi olmadan once çoğunlukla geleneksel bir medresede eğitim görmüşlerdir. Bu medreselerde felsefî sanatlar ve bilimler ile mantık gelişimi de eğitimin bir parçasıydı. Ancak böyle bir temelle kişi marifete (hakikatin daha derin, daha doğrudan bilinmesi) ulaşabilirdi. Sonraları, Sufizmden türemiş yapılar bu dengeyi yitirdiler. İslamî eğitim sistemleri geriledikleri ve düşüşe geçtikleri bir döneme girdiler. Pek çok tarikat gibi bunlar da büyük ölçüde taklitçi, ikincil öğrenme merkezleri haline geldiler. Müridler (öğrenciler) yalnızca bir otoriteyi izlemeye başladılar ve emirlere uyarak “körü körüne taklide” bağlanıp kaldılar. Bu nedenle, bütün bir tarikat sistemine yalnızca “laiklik” yanlıları değil, aynı zamanda diğer Müslümanlar ve Sufilerin kendileri de son derece şüpheyle yaklaşmaya başladılar. Benzer biçimde, İslami medrese sistemi de “üniversite” (ya da “evrensel” ve dengeli bilgiye ulaşılabilecek yer) olmaktan büyük ölçüde uzaklaştı.

O zaman hem İslam hem de “Batı” mirasını taşıyan bugünün toplumlarında ne yapmak gerekir? Ahlak belirli bir bilgi türünü gerektiriyorsa; bu bilgi rasyonel aklı ve sezgiyi dengeleyen bir aklın gelişimini gerektiriyorsa; ahlak insanlar tarafından salt bir uzlaşım gibi görülmesini aşmak durumundaysa – o zaman bu noktadan nereye varabiliriz?

Görünürdeki tek çıkar yol yeni bir eğitim biçimi geliştirmek ve böylece eğitimi özgün anlamına kavuşturmaktır: educare (Lat.). “Saklı olanı açığa çıkarmak.” Birinci derecede araçlı uslamlamaya, yararcı amaçlara bağlı kalan bir eğitim bu amacı gerçekleştiremez, gerçekleştirmeyecektir de. Temele insani bilimleri, felsefeyi ve estetiği koymak adeta gereksiz bir hal aldı, ama bu böyle kalamaz. Akıldan yoksun bir “gizemcilik” de yetersizdir. Nitekim, bugün çoğunlukla tasavvuf olarak kabul edilen, yalnızca gizemli ve belirsiz hale gelmiş bir şeydir. Oysa bize gereken, bütün duyularımızın ve aynı zamanda sezgimizin eğitilmesidir. Bir zamanlar klasik felsefede ve erken dönem İslam düşüncesinde ve Sufizmde bu temel vardı, ama günümüzde yok. Bugünün mistik filozofları böyle bir izlenceyi yaşama geçirmelidirler, yoksa ahlakın ya da ahlaksal düşüncenin kaynağı karmaşık ve örtük kalmaya devam edecektir.

 

In Islamic societies, training in both reason and intuition was once a norm. The greatest of Sufis, like Mevlana Jalaluddin Rumi, was often trained in a traditional madrassa before he became a Sufi. The curriculum of such a madrassa would have included the philosophical arts and sciences, and the development of logic. Only with this foundation would anyone like Rumi have sought to acquire ma’rifa (a deeper, more direct cognition of “truth”).  Later, derivative forms of Sufism lost this balance. Islamic educational systems went into a period of decadence and decline. Like many of the tarikats, they became centers of largely imitative, derivative learning.  Muridun (“aspirants”) became simple followers of authority and were linked by obedience to “blind imitation” (taqlid).  For this reason, the entire tariqa system became highly suspect, nor only by “secularists,” but also by other Muslims and by Sufis, themselves. In a similar manner, the Islamic madrassa system was reduced to far less than a “university” (or a place to attain “universal” and well-balanced knowledge).

What then is to be done today in societies that combine the heritage of both Islam and the “West?”  If ethics requires knowledge of a certain kind, and if this knowledge requires the development of an intellect (aql) that balances reason and intuition; if ethics is to transcend its simple human utility as convention – then where do we go to from here?

The only way forward, it seems, is to promote a new form of education, and in doing so to return education to its original meaning, educare (L.). “to bring forth what is already latent.”  Education that remains primarily dedicated to instrumental reasoning, to utilitarian purposes can not – and will not – fulfill this purpose.  A grounding in the humanities, in philosophy, and aesthetics has become a luxury, but it cannot remain so.  “Mysticism” devoid of reason is also insufficient.  In fact, much of what passes for tasawwuf is simple mystification and obscuration. What is needed, instead, is an education to all of our senses, including our intuition.  Once this was found in classical philosophy and earlier Islam and Sufism, but this is no longer the case.  The mystical philosophers of today must devise such a curriculum, otherwise the source of ethics or of ethical thought will remain confused and hidden.

 

Böyle bir izlencenin olabileceğine inanıyor muyum? Hayır, inanmıyorum. Bir zamanlar Rene Guenon’un “niceliğin saltanatı” dediği bir döneme girmiş bulunuyoruz. Serbest piyasa popülizmine ve tüketici kapitalizmine dayalı bir küreselleşmiş sistemde eğitimin olduğu gibi kalma olasılığı yüksektir. Artan “demokratikleşme” çoğu insana daha çok serbestlik sağlasa da, insanlar başka yönlerden köleleşmeye devam ediyorlar ve bunlar çok daha karmaşık ve içselleşmiş. Günümüzde önceliklerimiz, “idollerimiz”, çoğunlukla açgözlülüğe ve bizim birer monad ya da üzeri deri kaplı ego olduğumuz yolundaki süregiden algılama biçimine bağlı. Özellikle insan topluluğunun çoğu parçalanmış ve dünyanın pek çok yeri yağmalanmış olduğu için, yabancılaşmamız ve soyutlanmamız son derece olağan. Bu nedenle, gitgide büyüyen bir boşluğu kapatmak amacıyla daha çok tüketmeye yöneliyoruz. Bu arada da, Neil Postman’ın dediği gibi, “ölesiye eğleniyoruz.”

Do I think such a program is likely?  No, I do not. We have entered what Rene Guenon once called the “reign of quantity.”  In a globaliized system based on free-market populism and consumer capitalism, education is likely to remain as it is.  While increasing “democratization” is bringing greater liberty to many people, they are becoming more enslaved in other ways, and these ways are more subtle and more internalized. Currently, our priorities, our “idols,” are mostly linked to greed and to the ongoing perception that we are monads or skin-encapsulated egos. As such, we are more likely to alienated and isolated, especially so since most of our human community is fragmented and much of the earth is despoiled. Because of this, we are driven to consume more to fill an ever-increasing void.  In the meanwhile, as Neil Postman has remarked, we are “amusing ourselves to death.”

 

Böyle bir ortamda, yalnızca klasik serbest eğitim ölüme mahkum olmakla kalmıyor, aynı zamanda kendi içimize bakmak için gereken zamanın niteliği ve niceliği de ciddi ölçüde zarara uğruyor. Dalınç ve tefekkür daha ivedi başka sorunlarca saf dışı bırakılıyor. Bizler Amerika’da “yaşamak için çalışmak”tan çok “çalışmak için yaşıyoruz;” orta sınıfın küçülmesi ve gereksiz işlere koşulması ise bu durumu tetikliyor.

Durup düşünmeye pek zaman bulamadığımız için, “etik” ya da “ahlak” kavramları hukukun öngördüğü ya da yasalaşmış geleneklerle sınırlandırılmış bir düzeye indirgenmiş durumdadır. Farklı düşünme biçimine gerek olmadığına gore ahlaka ilişkin incelmiş bir duygu da söz konusu değildir. Bu durumda çoğunlukla “iyi davranmak” ya da “iyi görünmek”le yetindiğimiz gerçeği şaşırtıcı mıdır? İktidarın yönettiği bir siyaset (ki bu terim gereksiz bir yinelemeden ibarettir) kuşkusuz bizi kurtaramaz.

In this climate, not only classical liberal education is doomed, but the quality and quantity of time needed to introspect is severely truncated. Meditation and contemplation are drowned out by other, more pressing concerns. In the United States we “live to work” rather than “work to live,” and this is driven by the diminishment of the middle-class and by its re-assignment to dispensable labor.

Since we hardly have time to think or to reflect, “ethics” and “morality” are reduced to what is mandated by law or to what is circumscribed by codified conventions. Since nuanced thought and reflection is a luxury, so, too is a more refined sense of the ethical. Is it any surprise, then, that we are mostly content to “behave well” or to “appear good?”  Surely, a power-driven politics (which in any case is a redundancy of terms) will not save us.

 

Öyleyse ne yapmak gerekir? Basit bir yanıt verecek olursam, yapılması gereken manevi açıdan hayatta kalabilmenin bedelini ödemektir. Ancak toplumun “uç noktalarında” bir yaşam sürmekten memnun olanlar, bunu yapabilmek için yeterince akıllı ve becerikli olanlar ahlakın kaynağını bulabilirler. Ancak sahip oldukları sahte “ben” algısından vazgeçip başka bir insan olarak yeniden doğmaya gönüllü olanlar bu Kaynağa ulaşabilirler. Tanrıya “yakın” olarak tüm ahlaksal düşüncenin kaynağına yakın kalabiliriz. Ahlaksal düşüncenin çıkış noktasına yakın kalarak kendimizi ve (en sonunda) diğer insanları iyileştirmeyi umabiliriz.

Yeni bir tinsel “nomadoloji” biçimi oluşturmanın zamanı belki de gelmiştir. Belki de Muhammed’e benzemeye çalışmanın ve hicretin içselleşmiş bir biçimini – kervanın yeni bir türünde, alim ve velilerden oluşan niyetli ve hareket edebilen bir toplulukta – gerçekleştirmenin zamanı gelmiştir. Böyle bir mikrokozmosta, yeni bir ahlaksal yaşam biçimini sohbette deneyimlemek (ve örneklendirmek) mümkün olabilir. Belki böylece yeni bir ahlak duygusu canlandırılabilir. Bütün bunlardan, umudumuz o ki, bir gün yeni bir uygarlık biçimi doğabilir. Neden velilerden söz ettim? Çünkü bu terimin kökü “koruyucu bir dost”, ahlakın Kaynağına yakın biri olarak davranmak anlamına gelir.

Ahlakın “kaynağına” teslim olmak – ve kısmen onun tarafından özümsenmek – bir anlamda “iyinin ve kötünün” ötesine geçmektir. Kaynakta – ki bu deneyimlenebilir – karşıtların birliği vardır. Aynı zamanda bu birlik ahlakı oluşturur, çünkü göreli varoluşta bizi aşkın olanın en yakınına taşıyan ve ondan uzaklaştıran edimler vardır. Bizi kaynağımıza en çok yaklaştıran edimler temelde “iyi” ve özgürleştiricidir; yaklaştırmayan edimler ise “kötü” ve köleleştiricidir. “En iyi”ye ilişkin duygularımızı canlandırmak için tüm Varlığın Kaynağına kendi bilincimizde varmaya çabalamalıyız. Bu sürecin koruyucusu veli’dir, dolayısıyla o insanlığın gerçek “dost”u olarak varlığını sürdürür.


Veli olmak bir ölçüde Nietzsche-vâri bir iş gibi görünebilir, ama az ya da çok bu hepimiz için gereklidir. Bu nedenle, ahlakın Kaynağını deneyimlemek – ve onun içine dalmak – ve bunun “karşılığında” daha büyük bir farkındalığa giden bir yolda bize eşlik edecek insanlarla dolu bir toplum yaratmak için elimizden gelen her türlü çabayı göstermeliyiz. Böyle tohum niteliğini taşıyan toplumlardan geçmişte uygarlıklar doğmuş ve ahlaksal yaşam yenilenmişti. Kimbilir, belki bu bir kez daha gerçekleşir.

Çeviren: Nurgül Demirdöven

So what is to be done?  My simple answer would be to pay the price to spiritually survive.  Only those who are content to live a life “at the margins” of society, those who are clever enough and skillful to do so will be able to find the source of ethics.  Only those who are willing to die to their false sense of self and to be reborn as another form of human will be able to access this Source. By being “proximate” to God, we can stay close to the source of all ethical thinking. By staying close to the emergence of ethical thought, we can hope to better ourselves and (eventually) to better other human beings. 

Perhaps, this is the time to develop a new form of spiritual “nomadology.”  Perhaps it is time to emulate Muhammad and perform an internalized form of the hijra, in a new version of the caravan, an intentional – and moveable -- community of scholar-saints.  In such a microcosm, it may become possible to practice (and model) a new form of ethical life in dialogue.  From that, perhaps, a sense of living-ethics can be resurrected. From all of that, God-Willing, a new form of civilization may someday immerge. But why do I speak of sainthood (wilaya)?  Because the root-meaning of this term is to act as a “protecting friend,” as one who is proximate to the Source of ethics.

To surrender to – and to be partially absorbed by -- the “source” of ethics, is in a sense to “go beyond good and evil.” At the source -- which can be experienced – there is a union of opposites.  At the same time, this union informs ethics because in relative existence there are acts that bring us closest to the transcendent and those that tear us apart. Those acts that bring us closest to our source are ultimately “good” and freeing, those that do not bring us closer become far more obviously “evil” and enslaving.  In order to replenish our sense of the “highest good” we must strive to visit the Source of all Being in our own consciousness. The wali is protective of that process, thus he or she remains a true “friend” (dost) of humanity.

Becoming, to some extent, a wali, may seem like a Nietzschean task, yet it may be required, to greater or lesser degree, for all of us. Hence, we must strive as best as possible to find and experience -- and be absorbed into --  the Source of ethics, and in “returning” to create and sustain a society of companions who will travel with us on the path to a greater awareness. From such “seed-communities” in the past, whole civilizations were born and ethical life was renewed.  Perhaps, it will be so again.

 

 

 

Yazarın Biyografisi

Yannis (Yasin) Toussulis – San Francisco Saybrook Enstitüsü’nde Psikoloji doktorası yapmıştır. Son on yıldır Kaliforniya’da, Monterey Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü’nde siyaset psikolojisi konusunda öğretim görevlisi olarak hizmet vermektedir. Yasin, aynı zamanda, içlerinde (özellikle) Nuriyye-Melamiyye’nin de bulunduğu bir kaç Sufi tarikatının gelenekten yetişmiş bir mürşididir. Bu bağlamda yaptığı işi hem klasik hem de çağdaş bir bileşim olarak kabul etmektedir.  
Author’s Biography

Yannis (Yasin) Toussulis – holds a doctorate in Psychology from the Saybrook Institute in San Francisco.  For the past ten years he has served as a professor of political psychology at the Monterey Institute of International Studies in Monterey, California. Yasin is also a traditionally authorized teacher of several Orders of Sufism, including (predominantly) the Nuriyya-Malamiyya.  In this regard, he views his work as both classical and contemporary.

[GERİ DÖN]


 SAYI 1 |  SAYI 2 |  SAYI 3 |  SAYI 4 |  SAYI 5 |  SAYI 6 |  SAYI 7 |  SAYI 8 |  SAYI 9 |  SAYI 10 |

US DÜŞÜN VE ÖTESİ bir ANADOLU AYDINLANMA VAKFI yayınıdır..


designed by denizdemirdöven
http://www.denizdemirdoven.com